Güç Nerede Konuşur? Minber Nerede Durur?
Toplumsal düzen üzerine düşünen herkesin zihninde er ya da geç aynı soru belirir: Güç nerede konuşur, kim konuşur ve kimin adına konuşulur? Bazen bir kürsüde, bazen bir meydanda, bazen de bir metnin satır aralarında… Minber de tam bu soruların kesişim noktasında duran bir kavramdır. Hem fiziksel bir mekân hem de sembolik bir iktidar alanıdır. “Minber kimin eseri?” sorusu ilk bakışta edebî bir merak gibi görünse de, siyaset bilimi perspektifinden bakıldığında çok daha derin bir tartışmanın kapısını aralar: Meşruiyet nasıl inşa edilir, ideoloji nasıl aktarılır, yurttaş hangi söylemle harekete geçirilir?
Bu yazıda “Minber kimin eseri?” sorusuna yanıt verirken, eserin yazarıyla sınırlı kalmayacak; minberin siyasal anlamını, iktidar ilişkileri içindeki yerini, tarihsel bağlamını ve güncel siyasal tartışmalarla kurduğu paralellikleri inceleyeceğiz.
Minber Kimin Eseri?
Edebi Yanıt: Mehmet Âkif Ersoy
“Minber”, Mehmet Âkif Ersoy’un kaleme aldığı manzum bir tiyatro eseridir. 1918 yılında yazılmıştır ve Osmanlı Devleti’nin çözülme döneminde, işgal ve dağılma tehdidi altındaki bir toplumun ruh hâlini yansıtır. Eser, adını camilerde hutbe verilen yerden alır; ancak bu isim basit bir mekân tanımı değildir. Minber, burada siyasal ve toplumsal bilinçlenmenin kürsüsüne dönüşür.
Mehmet Âkif, bu eserde sadece bir şair değil; aynı zamanda bir kamusal entelektüel, bir ideolojik taşıyıcı ve bir siyasal aktör gibi konuşur. Bu noktada “Minber kimin eseri?” sorusu, yalnızca edebî mülkiyeti değil, siyasal söylemin kime ait olduğu meselesini de gündeme getirir.
Minber ve İktidar: Söylemin Mekânı
Minber Nedir, Neyi Temsil Eder?
Siyaset bilimi açısından minber, iktidarın meşru konuşma alanlarından biridir. Max Weber’in meşruiyet tipolojisini hatırlarsak; geleneksel meşruiyet, dinî semboller ve ritüellerle güçlü bağlar kurar. Minber, bu bağın mekânsal karşılığıdır. Konuşanın sözleri, yalnızca bireysel bir görüş değil; “hakikatin” sesi olarak sunulur.
“Minber” adlı eserde bu durum açıkça görülür. Konuşan kişi, sıradan bir birey değildir; toplum adına, millet adına, hatta kutsal bir sorumlulukla konuşur. Bu, iktidarın sembolik düzeyde yeniden üretimidir.
İktidarın Dili: Nasihat mi, Seferberlik mi?
Mehmet Âkif’in Minber’de kurduğu dil, pasif bir öğüt dili değildir. Bu metin, yurttaşı harekete çağıran, sorumluluk yükleyen, itiraz ve direnişi meşrulaştıran bir dildir. Antonio Gramsci’nin “organik entelektüel” kavramıyla düşünürsek, Âkif burada egemen blok adına değil; çökmekte olan bir düzenin içinden yeni bir toplumsal bilinç üretmek için konuşur.
Peki bugün siyasetçiler hangi minberlerden konuşuyor? Televizyon stüdyoları mı, sosyal medya platformları mı, yoksa miting meydanları mı yeni minberler?
Kurumsal Çerçeve: Din, Devlet ve Siyaset
Dinî Kurumlar ve Siyasal Alan
Minber, dinî bir kurumun parçasıdır; ancak Minber adlı eser, dinin siyasallaşmasından çok, siyasetin ahlaki temellerini sorgular. Bu, modern siyaset biliminin temel gerilimlerinden biridir: Din, kamusal alanda nasıl yer almalıdır?
Liberal demokratik teoriler, dinin özel alana çekilmesini savunurken; toplumsal gerçeklik çoğu zaman bunun tam tersini gösterir. Minber, bu gerilimin tarihsel bir örneğidir. Âkif, dini bir kurumdan konuşur ama hedefi siyasal bir uyanıştır.
Kurumsal Meşruiyet ve Kriz Anları
Devletler kriz anlarında, kurumsal meşruiyetlerini yeniden üretmek zorunda kalır. Osmanlı’nın son döneminde yazılan Minber, tam da böyle bir meşruiyet krizinin ürünüdür. Devlet zayıflamıştır, kurumlar çökmektedir ve yurttaşın devlete olan bağlılığı sorgulanmaktadır.
Bu noktada minber, alternatif bir siyasal meşruiyet kaynağına dönüşür: Millet, inanç ve ortak kader duygusu.
Bugün de benzer krizlerde – ekonomik çöküşler, savaşlar, salgınlar – iktidarların sembolik mekânlara ve güçlü anlatılara daha fazla sarıldığını görmüyor muyuz?
İdeoloji ve Yurttaşlık
Minberde Kurulan Yurttaş
Minber’de hitap edilen kişi pasif bir tebaa değildir. Aksine, sorumluluk taşıyan, ahlaki yükümlülüğü olan, mücadele etmesi beklenen bir yurttaştır. Bu, modern yurttaşlık anlayışının erken bir örneği olarak okunabilir.
Yurttaş burada sadece hak sahibi değil, aynı zamanda görev sahibidir. Bu anlayış, cumhuriyetçi siyasal teorilerle örtüşür. Özgürlük, sorumlulukla birlikte düşünülür.
Katılım Çağrısı Olarak Minber
Minber’in en güçlü siyasal boyutlarından biri, açık bir katılım çağrısı içermesidir. Sessiz kalmak, geri durmak, bireysel kurtuluş aramak eleştirilir. Toplumsal kurtuluş ancak kolektif eylemle mümkündür.
Bu yönüyle Minber, temsili demokrasinin ötesinde, katılımcı bir siyasal bilinç önerir. Bugün “siyasete ilgisizlik” tartışmaları yapılırken, Minber’in bu çağrısı bize ne söylüyor?
Karşılaştırmalı Bir Bakış
Minber ve Diğer Siyasal Metinler
Minber’i, örneğin Rousseau’nun “Toplum Sözleşmesi” ile ya da Frantz Fanon’un sömürgecilik karşıtı metinleriyle birlikte düşündüğümüzde ortak bir damar ortaya çıkar: Siyasal uyanış.
Elbette yöntemler ve bağlamlar farklıdır; ancak hepsinde ortak olan şey, halkın pasif bir kitle olmaktan çıkarılıp siyasal özneye dönüştürülmesidir. Minber, Osmanlı-Türk bağlamında bu dönüşümün erken bir ifadesidir.
Güncel Siyasetle Paralellikler
Bugün siyasal liderlerin “halk adına konuşma” iddiası hâlâ merkezî bir tartışma konusudur. Kim gerçekten halkı temsil ediyor? Kim hangi minberden konuşuyor? Dijital çağda minberler çoğaldı ama sözün ağırlığı azaldı mı?
Sosyal medyada viral olan bir konuşma ile tarihsel bir minber hitabı arasında nasıl bir fark var? Hangisi daha kalıcı, hangisi daha dönüştürücü?
Provokatif Sorularla Bitirirken
Minber kimin eseri sorusu, bizi yalnızca Mehmet Âkif Ersoy’a götürmez. Aynı zamanda şu sorularla baş başa bırakır:
– Bugün minberler kimin elinde?
– Meşruiyet hangi dilden kuruluyor?
– Yurttaş gerçekten katılım gösteriyor mu, yoksa sadece dinliyor mu?
– Sessiz kalmak bir tercih mi, yoksa öğretilmiş bir alışkanlık mı?
Belki de Minber’in asıl eseri, yazıldığı metin değil; hâlâ sormaya devam ettiğimiz bu sorulardır. Çünkü güç, ancak sorgulandığında görünür olur. Ve bazen bir metin, yüzyıl sonra bile bir kürsü gibi konuşmaya devam eder.